DON KİŞOT’UN KÖŞESİ

Sosyal Devletten , Çok Uluslu Ulusal Üstü Şirketlere...

  • A+
  • A-

Bu yazı 15 Ekim 2000 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanmıştır.







Kaçınılmaz olan , insanlık tarihinde bugünü yaratan ve yarını yaratacak olanların  bulunduğu ortamı kendi düşünsel dünyasına çıkarmak isteyen devrimci ve demokrat aydınlar sayesinde gerçekleştiği olgusudur. Her ne kadar bazıları tarafından kabul edilmese de ,  hatta daha da kötüsü , bu gerçek durum çoğu kimse tarafından gözardı edilse de , insanlık tarihinin hala mağara devrinde yaşamıyor olması ve bugün farkına bile varmadığı birçok hukuki,  siyasi ve toplumsal haklara sahip olması onları bu yola iten devrimci yurtseverlerin tahriği sonucu olduğudur. Zaten gelecekte ve bugün de kaçınılmaz olan gerçek  budur. Yani bencil olan insanoğlu dürtüsüyle bu dürtüyü ortadan kaldırıp insanca ve onurlu yaşamak isteyen insanoğlu  dürtüsü arasındaki savaş ! 20 . yüzyıldan 21. yüzyıla girerken geldiğimiz nokta  her ne kadar dünyanın birçok devletinde tam olarak uygulanmasa da , kamu hukukundaki nihai hedef sosyal devlet gerçeğine ulaşma savaşımıdır. Diğer bir değişle, devlet denilen soyut kavramın insanlığın mutluluğu, sosyal refahı ve barışı için  varolduğu. Her ne kadar bugünün dünyası bir anlamıyla Ionia demokrasisi ve refahı içinde yaşarken , diğer büyük bir kısmı Atina demokrasisi yaşıyorsa da büyük çoğunluğun önünde kendilerine örnek alabilecekleri Ionia örneğinin olması bir iyimserlik sevinci olabilir.. Ancak , -ki bu “ancak” çok önemlidir ;  refah statüsünden pek bir ödün vermek istemeyen küçük bir azınlık ve ona bağlı olarak yaşayan dalkavuk ve yağcı takımı ve bunları da yağlayan onların varlığı ile pastadan pay almaya  çalışan diğer alt hiyerarşik yağcı grupların varlığı.

 

Thomas Hobes’un ‘İnsan insanın kurdudur’ tezi de işte bu aşamada acı bir şekilde karşımıza çıkar.  21. yy dan gün almaya başladığımız bugünlerde sosyal devlet kavramının resmi söylemlerin ötesinde güncelliğini yitirdiğini görmekteyiz. Artık elbirliği içinde insanlık toplumsal düşünce ve örgütlenme aşamasından çıkarılıp tek tek bireyler haline getirilmek istenmekte  ve toplumsal refah yerine bireysel haz ,  bireysel tüketim ve bireysel tatmin noktalarına doğru yönlendirilmektedir. Yani  ürettiğinden daha fazla tüketip ,  tüketemeyenlere bencil insan psikolojisi gereği üstünlük kompleksi taslamak ve sonsuzda bitecek bu yarışta  hayatta kalmayı başarabilmektir. Bu hayatla mücadele etme yarışı insanlığa öylesine  empoze edilerek verilmektedir ki , hayatımızda bir zamanlar hiç yeri olmayan insanlığın gelişmesi adına bir takım tüketim mekanizmaları devreye sokulmaktadır. Bundan yirmiyıl öncesinin yaşam standatlarında kaç kişinin hayatında özel sağlık sigortası , özel okullar  ya da ne bileyim özel adalet kurumları ( tahkim ) bu kadar yoğun bir şekilde vardı ?   Gerçi yazının bu kısmında kimi liboşlar hemen devreye girip ‘kuru devletçilik safsatları ve CHP nin bilmem kaç yıl önceki devlet kurumlarını işletme senaryoları yine başlıyor’ diye dudak bükebilirler , ama bilinen somut gerçeği de kimse gözardı edemez. Bir zamanlar babamın emekli sandığına sigorta priminin kesilmesi artık benim çocuğum için , dövize endeksli hayat sigortası şeklinde bana dönecek ,  ama sonuçta yine aynı mekanizma temelde her yönüyle işleyecektir. Bir zamanlar devlet okulundaki  öğretmenler aynı zihniyetle bu sefer özel okulda yine bildikleri yalan yanlış Osmanlı tarihini anlatacaklardır ya da aynı tipte hukukçular ‘özelleştirilmiş’ hukuk içinde karar vereceklerdir. Aslında  farklı olmayan özünde aynı olan tüm bu işlemler için ortaya çıkan maddi artı değer özel şirketlere yönelecek ve zavallı devletten bu ayrıcalıkları almaya gelirken kapısında kul köle olan bu şirketler vergi vermeye geldiği zaman ellerinden gelen tüm üçkağıtçılıkları da yapacaklardır.  


Bu  yazının esas vurgulamak istediği konu da artık bu satırlardan sonra devreye girmektedir . Tüm bu gidişat aslında globalizm ölçülerine göre bir on onbeş tane  kıytırıktan şirketin yüksek devlet makamlarından aldığı imtiyazlar karşılığında yürümemektedir. Bu irili ufaklı şirketler aslında  dünyada konuşlanmış birçok çok uluslu ulusal üstü şirketlerin dolaylı uzantılarıdır. Başka bir anlatımla, sosyal devletin gerçekleştirmek istediği nihai atılımlar bu ulusal üstü çok büyük sermayeli şirketler tarafından yerine getirilmekte ve paranın gücüyle bireyin hakkını korumakta olan develet genel istek üzerine ‘küçülmektedir’. Sonuçta herkes eğitimini bir şekilde almakta , sağlık işlemleri iyi ya da kötü yerine getirilmekte ,enerjisi sağlanmakta, hukuku ulusal üstü olmakta  ; ama sosyal devletin yapması gerekli görevleri bir başka aracı kurum yapmaktadır. İlkokul kitaplarından beri okuduğumuz devlet giderek aslında ortadan kalkmakta ve bu yavaş yavaş ortadan kalkış salt bildiğimiz sınırlar anlamıyla değil somut olarak da yokolmaktadır.  21. yy sermayenin rahatça dolaşabildiği , bunun önünde engel oluşturabilecek (ulusal bağımsızlık ilkesini temsil eden ) devleti de , kimi yaptırımlar karşılığı kendi istemlerine ulaşmak için elinden geleni ardına koymayan çok uluslu ulusal üstü şirketlerin hegemonyasına sokmaktadır. Artık devlet bildiğimiz , tanıdığımız devlet değildir ; o sadece tam bağımsızlık iradesi kalmamış bunun yerine bir takım imza memurları olan ve bu imza yetkisini ticari olarak kullanan (örneğin rüşvet ,irtikap,dolandırıcılık vs) bürokratik bir kurumdur ve artık  bu hantallığı ile ortadan kalkmalıdır Yeterince örgütlenemeyen insanlık zaten olan bitenden haberi olsa bile , herhangi bir direniş gösterememektedir ya da gösterdiği direniş kendi devletinin kolluk güçleri tarafından bastırılmaktadır ki bu da dolaylı olarak çok uluslu ulusal üstü şirketlere yaranmak isteyen devlet iradesinin emrinde olmaktadır.( örneğin Bergama Köylüleri , Greenpeace ‘in dünya çapındaki eylemleri ). Bu yapının da kırılamamasının nedeni ise az önce yukarıda anlattığımız bu büyük sermayeli ulusal üstü şirketlerden kısa vadede biraz daha para kazanmak isteyen ; gerçekte herkesten vatansever ama işbirlikçi ajanlar ve onlara bağlı olarak hiyerarşik bir biçimde aşağı kademelere kadar inen Hobbes’un insanlarıdır. Tüm bu anlattığımız global emperyalizm herkesin bildiği üzere askeri gücünü çok gerekmedikçe kullanmamakta buna karşın ekonomik olarak toplumları ulusal bağımsızlıklarından ödün vermeye zorlamakta ve bir şekilde bunu elde etmektedir.

 

Bir zamanlar hemen akla kimi süper güç devletlerin bu zorlamayı yaptırdığı ve ödünleri kaptığı gelse de bu fikir artık 21. yy da tamamen yok olmaktadır. Çünkü o süper güçlerin de ayakta kalmasını sağlayan çok büyük sermayeli çok uluslu ulusal üstü şirketlerdir. Her ne kadar bu şirketler oyunlarını kapitalizmin inceltilmiş kuralları içinde sanki  evrensel hukuka göre oynasalar da , sonuçta tüm dünyaya hakim olmaya başlayan ve böylece her istediğini tüm dünya devletlerine ve giderek halklarına dayatan yepyeni bir güç ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda düşünecek olursak,  Rousseou ‘nun anlatmak istediği ‘Halk Egemenliği’ ,  Montesqieu’nün anlatmak istediği ‘Güçler Ayrılığı’ ya da ideal parlamenter sistemler 21.yy’da artık yok olmak üzeredir. Belki ortada bir  yasama yürütme ve yargı  erki vardır ama bu erkler yukarıda belirttiğimiz şekli şartların gerçekleşmesine yarayan makamlar olmuş ve imzalarını da vatanseverlik uğruna ama kısa vadede kendi şahsi ticari kaygılarını  gidermek babında çalışmaktadır. Çünkü halk egemenliğinin devredildiği bu kurumlar  artık bilinçsizleştirilmiş ve okutulmuş (!) erklerdir.  Dolayısıyla, Türkiye‘de bu parti iktidara gelse daha iyi olur veya  ABD de şu başkan olursa daha iyi olur , İran’ı bu diktatör yönetince işler böyle olacak diye ileriye dönük yorumlarda bulunmak artık 21. yy’ da safsatadır. Onlar önceden Bilderberg gibi merkezlerde alınan karar mekanizmasını yerine getiren imza makamlarıdır.

 

Dünyayı yöneten güçler bu kişileri adeta satranç tahtasındaki piyonlar , kaleler , vezirler olarak istedikleri doğrultularda yönetmekte , ekonomiyi( örneğin petrol fiyatları ), borsayı ( örneğin iki yıl önceki uzakdoğu krizi ) savaşları ( örneğin Kuveytin işgal ettirilmesi ) verilecek eğitimi ( örneğin ılımı islam ya da yeşil kuşak tezleri ) belirlemekte , bilinçsiz ve örgütsüz halklara bir afyon gibi futbol fanatikliği , kafatası  milliyetçiliği ya da okumuş toplum yerine okutulmuş toplum gibi kavramları yeterli dozda verip narkoza sokmaktadırlar. Aslında tüm bu yazı boyunca anlatılan belki  George Orwell ‘in 1984 adlı ütopik dünyasına gidişat kadar olmasa da ; gerçek , bildiğimiz klasik devlet anlayışından dünyanın uzaklaştırıldığı ve bir zamanlar doğu ile batı arasında devam eden soğuk savaşın kuzey ile güney yani zengin ile yoksul arasındaki sıcak savaşa doğru yavaş yavaş ilerlediğidir. Çok uluslu ulusal üstü şirketlerin iradesi hiç bir zaman yazının başında belirtilen insanların mutluluğunu sağlama ya da refahını yükseltici yönde olamaz. Tam  bağımsızlık ve Rousseau ‘nun anlatmak istediği ‘Halk Egemenliği’ kavramları , büyük sermayenin düşmanıdır. Bilinçsizleştirilmiş ve okutulmuş tüm insanlık yavaş yavaş  Pompei’nin Son  Günleri’ne doğru ilerlemektedir. Kaçınılmaz son , çok uluslu ulusal üstü şirketlerin  bencil istemleri yeni bir  Mustafa Kemal ve onun ideallerine sahip çıkan devrimci halklar gelene kadar da devam edecek olduğudur.

Ahmet Kemal Şenpolat


HUKUKÇU

Bu yazı 15 Ekim 2000 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanmıştır.

  • Sosyal Devletten , Çok Uluslu Ulusal Üstü Şirketlere...
  • Sosyal Devletten , Çok Uluslu Ulusal Üstü Şirketlere...
  • Sosyal Devletten , Çok Uluslu Ulusal Üstü Şirketlere...